Diren Dalili

?

12 June 2009 no comments

baba23sd.jpg

Babana ne hediye aldın? Babalar gününü kutladın mı?diye kurulur gider cümlecikler. Gazetede boy boy reklam ilanları, ‘’özel’’ babalar günü kampanyaları… Sensiz ilk babalar günü…m….. Gözlerimi kapatıp düşünüyorum bazen, sırf unutmamak için.tek tek yaptığın şeyleri getiriyorum gözümün önüne.tekrar tekrar geçiriyorum gözümün önünden. Arabandan inişini, kapıyı açısını, basamakları çıkışını, sokaktan eve girişini, mutfağa gelişini, yemek masasına oturuşunu, yemek yemeni… Balkona uzanıp yatışını, salondaki koltuğuna kurulmanı, kapatmak bilmediğin radyonu, susmayan haber bültenlerini, evin içini boydan boya turlamanı, bilgisayarın başına oturup ekranına yapışıp klavyede  tek tek tuşlara basarak bişeyler yazmaya çalışmanı, o sırada alnından akan terleri, gözlüklerini  başına koymanı, kestirirken  horlamanı, ‘’uyudum ben babam?’’’’’die sormanı. unutmamalıyım diye ….. yine yaz geldi,biz balkona çıktık.karpuz kavun.fındık fıstık dolu tabaklar.her zamanki yerinde  seni bekliyor. seni balkonun ortasında otururken görememek var ya o koyuyor en çok. Yoldan arabayla gelirken eve doğru, hep seni arıyor gözlerim….ordasın aslında, tam da karşımda….boru çalıyorum, el sallıyorsun bana…. Akşam serinliğinde toplayıp dizdiğim yaseminleri getiremiyorum sana,’’oh miss’’ der, tütlenirdin oysa… Baba aşağıya gidiyorum ne isten?bişey isten? ‘’Bir sevenup…. ya da kola al,babam’’diyemiyorsun bana…. Bu Pazar günü… Babalar günü-ymüş… Biz hiç kutlamadık oysa…sevmezdin böyle şeyleri…..süpriz yapmak o da neymiş? Ya terlik alırdım sana, ya çorap ya çizgili tshirt ama illa ki mavi o da olmadı gri.xl mı xxl mı giyerdin?bilmezdim.annem hep o babana olmaz geniş al yazda rahat, sıkıya gelemez derdi çıktığımız kızılay alışverişlerinde. Bir kutu baklavayla ya da bir paket lokumla kandırırdım seni, hediye niyetine.hiç bir zaman da istemezdin bişey… İlk defa bu babalar gününde, kandıramıyorum seni… istediğin bişey var mı bilemiyorum.Getiremiyorum yanına , ulaşamıyorum sana…. Mail atsam internetten, msg atsam, arasam telefonundan. Arıyorum ama ulaşamıyorum ki sana…telefonun kapalı, kapsama alanın benim çok dışımda…  Kesin cevap yazardın  bana.iki saatte de olsa.ama yazardı yine bilirim.mail atar belki gittiği yerden, ya da bir sms.zekidir benim babam, takip eder her yeniliği, çoktan öğrenmiştir cennetteki dili…       Kıssadan hisse: uzun zamandır kokusunu içinize çekemediyseniz, okşamadıysanız saçlarını, ellerini tutmadıysanız sıkı sıkı, uzaktaysanız karşınıza geçip hiçbir şey söylemeden duran er kişiden yada yorgunluktan bitkin düşmüş gözlerine bakamıyorsanız uzun süredir ve bu uzun sürenin nasıl bir süre olduğunun farkına varacak yaştaysanız, ve bu baba’nız olmadan geçireceğiniz ilk babalar günüyse, sarılma  şansınız yoksa o’na,  buna engel yaratan çok öte bir yerdeyse, ve içinizde büyümüşse ‘’ baba’’ hasreti, ‘’baba’’ diyebilmek özlenmekteyse, SESSİZCE GEÇİP GİDECEKTİR BABALAR GÜNÜ! Bir mezarlıkta, bir taş karşısında, toprakla yan yana…. o’na babanız diye sarılacak, babanız diye konuşacak, babanız diye ağlayacaksınızdır. Belki başına bir  buket çiçek koyacak , onun için  bir dua okuyacak Ve gittiği yerden sizi izlediğini düşünerek, içinizden nurlar içinde yatmasını temenni  edeceksinizdir.

odanızı bir tutam toprak kokusu süsleyecektir. ÖYLECE GEÇİP GİDECEKTİR BABALAR GÜNÜ… 

değer vermek üstüne…

10 June 2009 no comments

küçükken bize bir soyut isimleri öğretirlerdi bir de somut isimleri.ekmek somuttu mesela emekse soyut.araba somuttu ev somuttu,elle tutulabilir gözle görülebilir,dokunulabilir, parayla satın alınabilir, sahip olunabilir şeyler her daim somuttur her nedense…şeyler  sevgi, güzellik, değer,ahlak gibi insana dair duygu halleri, işin içine insanın karıştığı herşeyse soyut….insanın ve ilişkilerin olduğu yerde karmaşıklık başlaması gayet normal o yüzden….

nasıl açıklayabilirsin ki soyut kavramları?Nasıl ifade edeceksin? elle tutulmazlar, sayılmazlar,ölçülüp tartılmazlar.

 değer vermenin ölçümünü kim yapmış peki? hangi şekillere,kılıflara sokmuş bunu?Ömrünü kim bilmiş? Sınırını kim çizmiş?

 ölçülmeye ihtiyaç duymamak, cevap istemeden değerini tartmak…değer biçilmek konusunda sonsuz güven duyduğun, gözünde değeri olmayan; ölçeklere, kelimelere, akla hayale sığmayan; kıyamadığın şeyler vardır, onlar hayatın ta kendisidir,hayatındır….

annendir,babandır,kardeşindir,

arkdaşlarındır,sevgilindir,

çiçeğindir,kedindir,köpeğindir,

yürüdüğünbir yol,yediğin bir yemek,dinlediğin bir şarkı,izlediğin bir film,ç

ektiğin bir fotoğraf,çizdiğin bir resim,yazdığın bir şiir…

önemsediğindir…

unutamadığındır….

karşılıksızdır bazen.bazen karşılıklı….sonsuzdur bazen.bazen kısıtlı.görünmezdir bazen.bazen aleni…

inanabilmek, güven(ebil)mek, önemsemek, kaybetmekten korkmak,kırılmayı göze alabilmek, bencil olmamayı öğrenebilmek, paylaşabilmek ama en önemlisi düşünebilmek…

layık olarak ya da olmadan…

 ama asla basit değildir……

bir kedim bile yok, anlıyormusun! hadi gülümse:)

09 June 2009 one comment

 (Doğuş’a)Herşey bir Pazar günün öğleden sonrasında oldu.ben fotoğraf makinemi almış sıkıcı sıkıcı çekecek poz ararken, evde.dedim ki aşağıya ineyim hiçbişey çekemezsem çiçek böcek makro çekerim.Sonra yolda  miyav diye bir ses.küçük kül rengi yavru kedi.tanıyıp da sevdiğim,benim olmalı dediğim bilmem kaçıncı kedi.ama emir büyük yerden eve kedi giremez….nasıl masum,nasıl zavallı,nasıl samimi.hemen kucağıma alıp bağrıma bastım kendisini.sokakta öksüz kalmış zavallıcık hep aynı tonda miyavlıyor.dedim ki süt vermeli buna.kucağımda kedi eve gittim.annem cinnet.bir bağırtı bir kıyamet.döktük sütü bir kapa, doğru aşağıya.nasıl aç,nasıl bitap.hmen içti sütü,gel dedim geldi, iç dedim içti.pek bir naifti.Küçücük minicik içi dolu turşucuk.afacan koydum adını hemen o dakikada.Yoldan geçen çocuklar geldi yanıma.onlar da okşadı kediyi.tam bir mahalle saadeti.alın vereyim bakın siz ona,ben bakamam annem kızar sonraJ dedim onlar da olmaz dedi.Kedi yine sahipsiz kaldı.sonra tekrar bulduğum yere götürdüm kedi.büyük bir gizlilik içerisinde eve kaçtım izimi bırakmadan.bir kaç saat sonra sevgül ve emre geldi.gidip bir kahve içmek için .beni evden almaya.bir baktım bizim ufaklık kapıda.aynı şekilde miyavlamakta.yüreğimin yağları eridi, annemin siniri tavan yaptı.emre kediyi aldı arabanın arkasına attı.sokak hayvanlarını toplama ve koruma cemiyeti oldukları için onlar, garip olsun,çılgın olsun, her türlü kedi olsun köpek olsunJ gittik sevgülün annesinin evine götürüdk.tanrı misafiri misali.onlar da ne olursan ol,gel demekten yorulmuşlar, full kapasite olmuşlar.kediciği orda  kahve uğruna ,kaderine terketmiş bulunduk.Ertesi gün bizim afacanın  halini sordum sevgül’e.dedi ki afacan kayıp.makus talihini yenememiş, kendini içsel bir yolculuğa vermiş.arıyormuş önce kendini,sonra ailesiniJEn son sevgülle emre onu çarşının oralarda görmüşler.aynı yüksek sesle miyav çekiyormuş pek bir acılı, pek bir kimsesiz.acıların kedisi, Afacan…. Gün oldu devran döndü, içimdeki afacan acısını sineye çektim,yüreğime gömdüm.dün akşam üstü sevgülle yürürken yolda bir yavru kedi gördük.dedim yoksa bu o mu, günlerdir aradığım ama bir türlü bulamadığım kayıp afacanım’mı? Hayır o değildi,kül rengi değildi tüğleri altın rengiydi.insan evladını tanımaz mı? Sevgüle dedim bu afacan değil, sevgül tutturdu hayır o diye.yanılma payım olabilir dedim, tuttum onu da bağrıma bastım.nasıl olsa bende çok geniş bir bağır vardıJBütün yol boyunca, elimde afacan junior, acaba benim kedim mi diye düşünüp durdum.eve gittiğimizde emre kalite kontrol yaptı, yok bu o değil dedi ve beni doğruladı.sevgülün yanıltmasına geldim.sonra onu da terkedemezdim.attım kediyi arabanın bagajına.tuttum evin yolunu.evde bizimkiler bana bir gülmekte.adım deliye çıktı.zaten biri de akıllı demedi bu zmana kadar.Elde var biri kayıp biri evlatlık iki kedi.ama evde asla beslenmemeli.cami önüne bıraksam hayırsever biri bakar J yok kedi dostu alt komşumuzun evde olmamasını fırsat bilerek.diğer kedilerin  yanına terkettim afacan junioru.herşey onun geleceği için,daha mutlu olması için.Sokaklardan kurtardım, sıcak mutlu huzurlu bir yuva verdim ona.her gün mama…E daha ne olsun……………..

kaybolmaya yüz tutmuş bir meslek ve bir insan…

05 June 2009 one comment

bakirci-amca.jpg

çalışmasaydım yine de severmiydim surlariçi’ni? haberdar olurmuydum güzelliklerinden? bilmiyorum.ama ne kadar şansızsam bir o kadar şanslıyım Surlariçi’nde olmaktan.

Surlarçi…Eski Lefkoşa. Eski Kıbrıs. Eski Kıbrıslılık.Eski’ye dair ne varsa ondan işte…

mimarisi,arkası geniş bahçeli eski evleri,balkonları, dar ve karışık çıkmaz sokakları,taş patikalı yolları, yeşil renkli kapıları,pancurları…

gözlerinizi kapatır ve bir eski zaman filminin içinde olduğunuzu düşünürsünüz.

kulağınıza gelen arapça bir konuşma, gözünüze ilişen pakistanlı bir işçi ya da kaçak hayatlı işçilerin saklandığı bir yatı evi bile görünmez gözünüze…

her sabah, park yerinden bizim binaya giderken gözüm boş,kaderine terkedilmiş yıkık dökük eski dükkanlara takılır.kırık camlar,kepenkleri indirilmiş, tarihin tozlu sayfalarında yerini almış mekanlar.çoğu atıl durumda olan dükkanların bazısı depo işlevi görür.

Mobilyacılık yapan yaşlı bir tonton amca selam verir bana her sabah.Koltuk döşemeciliği yapan.Kaç kişi surlar içine gelir ki artık koltuk döşetmeye, ya da kaç kişi yenisini almak yerine tercih eder döşetmeyi?

Sonra yolun köşesinde hemen  karşımda, ne iş yaptğından emin bile olamadığım bir amca görürüm. Dükkanının bir fotoğrafını çekmeliyim, yok böyle dükkanlar artık diye düşünürüm.

Yok çünkü.Bakırcı, kalaycı, mobilyacı, tv tamircisi,terzi.Hiçbiri yok bu mesleklerin.Hepsi kaybolmaya yüz tutuyor. Ama insanların ve insanlığın kaybolmaya yüz tuttuğu bir yerde, mesleklerin giderek yok olması normal değil mi diye sorarım kendime.

Geçen gün ilk defa fotoğraf makinemin yanımda olmasını fırsat bilerek çektim o amcayı.

İnsan portrelerini çekmek çok hoşuma gider, ”her insanın yüzünde bir hikaye vardır”diye düşünürüm.ama insanları çekmek risklidir.kimisi rahatsız olur çekinmek istemez, kimisi geirlir doğal olmaz,istediğimi çekemem bir türlü:(

”izin istemek”.birinin fotoğrafını çekmeden önce izin istemek gerektiğini bilmiyordum, öğrendim.”Çekebilir miyim? ”diye sordum amcaya ”çek kızım” dedi ve ilk defa o an farkettim 3 yıldır her gün dükkanının önünden geçtiğim amcanın yüzünü.

masmavi gözleri vardı.içinde boğulacağınız bir deniz ya da kaybolacağınız bir gökyüzü kadar mavi.ışıl ışıl.işine aşık bir adam gördüm karşımda.Ben sabahın yedi buçuğunda gözlerimi açmaya çalışırken,o çoktan işinin başına oturmuş, bişeylerle uğraşıyordu.

kırlaşmış saçları vardı.Neden ağarır saçları insanın?Yıllar neden bu kadar hoyrat geçer bize sormadan ve  alında çizgiler oluşur, yaşlanmadan?

kaybolmaya yüz tutan bir meslek ve bir insan…tam karşımdaydı, fotoğraf karesine  böyle yansıdı…

güvercinler ve insanlar üzerine….

no comments

picture-075.jpg

hergün penceremden izlemekte olduğum güvercinler arasındaki ilişkilerle insanlar arasındaki ilişkilerin birbirinden çok da farksız olmadığına kanaat getirdim.

Tıpkı insanların dünyasında olduğu gibi, güçlü zayıfı yok eder meselesi  güvercinler için de önemli bir sorun. Zira katil ruhlu bir karga dün  gözlerimizin önünde  zavallı güvercini katlederek afiyetle yedi.Cinayet ve barbarlık sadece insanlara özgü bişey değil anlamış oldum böylece.

İnsanlar arasında varolan hırs entrikaya birebir şahit oldum mesela.attığımı ekmek kırıntılarını paylaşamayan, biribrlerine  çelme takan güvercinler vardı.tıpkı insanlar gibi paylaşmak yerine birbirlerinin ekmeğine göz dikiyorlardı. Sonra hakikatten kuş beyinli olduklarını düşündüm çünkü önlerindeki kocaman ekmek parçalarını görmüyor, çok ufak kırıntılara yavaş adımlarla hep aynı hızda ilerliyorlardı.E insanların da pek farkı yoktu, onlardan.Biz de önümüzde duran, bize sunulan fırsatları her zaman teper, gerçeği görmez; burnumuzun dikine gideriz.inadına inadına…bilerek, olanı değil, olmasını istediğimiz şeyin yönüne….

 

Ve güvercinlerin aşkına sahit oldum sonra…kaçan kovalanır mantığı onlar için de aynı, en çok hangi güvercin kaçıyorsa o  paylaşılmaz oluyor.sadakat ve güven tıpkı insanların dünyasındaki kadar kısa süreli güvercinler için. Hatta sadakatten bihaberler bile denilebilir.iki güvercin arasında kalan kararsız güvercinin işi bir hayli zor.resmen dövünüyorlar, dövüşüyorlar ; üç güvercinli, çok eşli ilişkilerinde.tutku, aşk,entrika, kavga eksik olmuyor.

Sonra hiçbişey olmamış gibi birbirlerinden uzaklaşıyor ve uçup  yükseliyorlar gökyüzüne….

İnsanların asla yapamayacağı bir şekilde……………….

02 June 2009 2 comments

2 Haziran’da doğanlar son derece ciddi insanlardır.Çok zekidirler, ancak fazlasıyla mükemmeliyetçidirler. Beğeni ve tatmin olma standartları çok yüksektir. Kolay kolay mutlu olamazlar. Aşk onlar için anahtar kelimedir. İnişli çıkışlı, çalkantılı bir aşk hayatları vardır.

İyi Huyları: Zeki, Yetenekli
Kötü Huyları: Temkinli, Soğukkanlı

Sayılar ve Gezegenler
Bugün doğanlar 2 rakamının ve ‘Ay’ın etkisi altındadırlar. Bu yüzden çok yeteneklidirler.

Sağlık
Şiddetli baş ağrılarınıza karşı her geçen gün daha fazla dozda ağrı kesici kullanıyorsunuz. Oysa beden dilinizi öğrenerek bu ağrılara son verebilir, en azından kontrol altına alabilirsiniz. Meditasyon ve yoga yapmayı deneyin.

Tavsiye
Fazla çalışıyorsunuz, biraz kendinize zaman ayırın. Bedeninize bu kadar fazla yüklenmeyin.

bir tuhaf gün…

no comments

hiçbir zaman şanslı olduğumu düşünmedim…hep şanslı olduğuma inanmak istedim ama, istemedim desem yalan olur.ama olmadı işte…

şans öyle illa benim olacaksın diye sahip olunabilecek bişey değildi…

Öğrendim…

doğmak ile ölmek arasında adına hayat dediğimiz birşeyi yaşıyoruz işte.paramparça tutunarak ona, iki yakasını bir araya getirmeye çalışarak….

tuhaflıkları var, aklımızın almadığı acayiplikleri.güzellikleri var, keyfini çıkardığımız, acıları var dersler çıkardığımız.var oğlu var işte…

günün getirdiği tuhaflıklar, hayatın bize sunduğu enterasanlıkların sadece 24 saatlik dilimi…

yaş, acıyı  yaşanarak oluyor, tecrübe ederek, hata yaparak, bir şekilde zaman öğretiyor;

alışmayı,unutmamayı, önemsemeyi ve önemsememeyi, sevmeyi, sevilmeyi….

yaşlanmak ölüme şahit olmaksa şayet ya da şükredebilmekse sahip olunanlara, taviz verebilmekse sevdikleriniz için, sabredebilmekse beklemek için, yaş’lanıyorum ben….

ama hala pilav,makarna yapmaktan öteye gidemiyorum…

hala kıyafetlerimi annem ütülüyor,

yaşıtlarım çoluk çocuğa karışırken ben hala evlenmekten korkuyorum,hala pilav makarnadan öte bişey pişiremiyorum, hala annem kafamda dırdır ediyor sen nasıl ev çekip çevireceksin diye…

dünya benim etrafımda dönmüyor tabii; ben onun çevresinde dönüyorum 360 derece…

gözlerimi kapatıp bir dilek tutabilseydim eğer, ve sihirli bir değnekle değiştirebilseydim bugünü, babamla olabileceğim bir dakikanın içine hapsolmayı isterdim.

ellerine dokunmayı ve doyasıya sarılmayı….

o kadar çok özledim ki seni baba…..

iki aydır yapamadığım şeyi yaptın dün gece, tüm cesaretimi toplayıp kamerayı açtım ve izledim…

Hüseyinin düğününü, geçen yaz’ı,sen’i ve bir hastalığın bize neler yapabileceğini…

baba, çok özledim seni….

iyi ki senin kızın olarak doğabilmişim ve iyi ki ”diren”mişim….

davetiye- kendi ellerimle yaptım:)

01 June 2009 one comment

davet.jpg

hayat ve ölüm

20 May 2009 no comments

Ölümle hayat, iki cam ustası gibi karşılıklı oturup aynı kürenin içine üfleyip dururlar.

Bir kararır kürenin içi, bir rengârenk cıvıldaşır.

Ölüm gelir dokunur, anlarsın ki hayat bir saçmalıktır.

Birden bütün renkler solar, silinir, yok olur.

Kavgalar, kızgınlıklar, öfkeler ateşe tutulmuş incecik bir cam gibi eriyerek biçim değiştirir.

“Ne anlamı var” diye sorarsın.

“Bir anlamı yok aslında”dır bunun cevabı.

Ölümün varlığını hissettiğinde hayat bütün manasından soyunur.

Çıplak ve sıkıcı bir gerçek olur.

Bu kadar kısa bir süre için, evrenin en ücra gezegenlerinden birinde varolan bir canlının ihtirasları, arzuları, istekleri, mücadeleleri, bunlara ölümün üstüne basarak baktığında, küçülür, kurur, anlamsızlaşır.

Ve merak edersin, “biz ölümün varlığını nasıl unutuyoruz?”

İğde çiçeklerinden gelir cevap.

“Bu da hayatın mucizesi.”

Esas mucize budur herhalde.

Ölümün yanında ölümü unutarak yaşayabilmek.

Hayatı sonsuz sanabilmek.

Biteceğini bile bile hiç bitmeyecekmiş gibi yaşayabilmek.

Bu büyük yanılgı, bu büyük aldanma, hayatı güzel ve anlamlı kılan.

Bütün manasını bir aldanmadan alır hayat.

Bunu bilir…

Ve, bunu da unutursun.

Hayat, hep unutturur.

Ölüm, hep hatırlatır.

Unutuşla hatırlayış arasında gerilen bir ipte yürürsün.

Ölüm yokmuş, yaşadığın an sonsuza dek hep aynı biçimiyle sürecekmiş gibi hissedersin bütün duyguları.

Değil bütün bunların bir gün biteceğini, değişeceğini bile, o ânın içinde yaşarken kavrayamazsın.

Ölüme doğru yürürsün.

Yaşamak dedikleri, budur.

Ölüme doğru kısa bir yürüyüş.

Yok olmaya doğru bir seyahat.

Hep bunu unutursun.

Unutmak istersin.

Ölüm gelir hatırlatır.

“Yok olacaksın, her şey anlamsız.”

Hayat gelir unutturur.

 Bir sihirbazın eğlenceli el çabukluğu vardır hayatta.

Sana, “bütün insanlığı” gösterir, hiç bitmeyen, hiç durmayan, sürekli kımıldanan, ilerleyen, varlığı eksilmeyen, bitmeyen o sonsuz akışı gösterir sana.

Öyle büyük, öyle görkemli, öyle güçlü bir akıştır ki bu ve o kadar uzun zamandan beri akmaktadır ki ve öylesine sonsuzdur ki “bitiş” çıkar gider aklından.

İnsanlığın bir parçası, sonsuzluğun bir zerresi olur, yok olacağını aklına bile getirmeden yürürsün.

Sonra ölüm gelir.

O üfler soluğunu cam kürenin içine.

Her şey kararır.

O sonsuz kalabalık kaybolur, tek başına, çaresiz ve güçsüz bir insan kalır karanlığın içinde.

Her şey karanlık ve anlamsızdır o anda.

Bütün duyguları, düşünceleri ve çabalarıyla silinip gidecek olan, yaşadığı her an biraz daha solgunlaşıp eksilen küçücük bir kıpırtı.

Çaresiz bir zavallı.

Birden hayat gösterir kendini.

Uçsuz bucaksız, sonsuz bir kalabalık.

Her eksileni tamamlayan, her bitişle çoğalan muhteşem bir geçit töreni.

Her duygunun, her düşüncenin, her davranışın bir ışığa kavuştuğu görkemli gösteri.

Kendini bir “insan” gibi değil, kendini “insanlık” gibi hissettiğin o muhteşem yanılgı, o tuhaf gerçek.

Yanılgıyla gerçeği “aynı şey” yapabilmektir hayatın unutturan mucizesi.

Ve, hem bir insan gibi…

Hem de insanlık gibi yaşarsın.

Yaptığın her şey, parçası olduğun sonsuz akışa bir şeyler katar, çoğaltır, büyütür, renklendirir.

Kimi kalabalığın üstüne avuç avuç yıldız tozları serpiştirir, kimi minnacık bir damla bırakır.

Ama herkesten bir küçük işaret kalır.

Kimi görünür, kimi görünmez.

Hepsine yer vardır hayatın içinde.

Daha fazla bırakanlar daha fazla hatırlanır.

Ölüm bütün bunları kenara itip sana “bir insan” olduğunu hatırlatsa da…

Hayat gelip “insanlığı” gösterir, “yürü” der, “ her şeyin anlamsız olduğunu unutarak yürüyecek mucizeyi içinde taşıyorsun.”

Yürürsün.

Ölenler için duyduğun keder, seninle birlikte katılır o kalabalığa.

AHMET ALTAN-TARAF (KÖŞE YAZISI)

1 dakikada kaç adet foto çekilebilir?

18 May 2009 no comments

hiç üşenmeyen iki zahtı muhterem olarak, yaz aylarının gelmesi ve cıvıklığın dozunun artması neticesinde öğle saatlerinin buhranlı sıcaklığı içerisinde kendimizi alternatif rekor denemeleri yaparken bulduk.hava sıcaklığı 33 dereceydi.yaz eli kulağında geliyordu, hatta gelmişti bile.sıcak alınıyordu ama bir türlü iade edilemiyordu.çay ve kahveden ayran ile limonataya yatay bir geçiş yapılmıştı.bizim katta in cin bile top oynamayı bırakmış evine kaçmıştı.öğlen saatlerinde siesta yapmak için saatler sayılıyordu ama dakikalar geçmek bilmiyordu.

bir uyuşukluk, bir hararet bir uyuzluk sarmıştı dört bir yanımızı.yani  YAZ  gelmişti BİLE..

p1010091.JPGp1010085.JPGp1010087.JPGp1010093.JPG

Next Page »