Babana ne hediye aldın? Babalar gününü kutladın mı?
Babana ne hediye aldın? Babalar gününü kutladın mı?
küçükken bize bir soyut isimleri öğretirlerdi bir de somut isimleri.ekmek somuttu mesela emekse soyut.araba somuttu ev somuttu,elle tutulabilir gözle görülebilir,dokunulabilir, parayla satın alınabilir, sahip olunabilir şeyler her daim somuttur her nedense…şeyler sevgi, güzellik, değer,ahlak gibi insana dair duygu halleri, işin içine insanın karıştığı herşeyse soyut….insanın ve ilişkilerin olduğu yerde karmaşıklık başlaması gayet normal o yüzden….
nasıl açıklayabilirsin ki soyut kavramları?Nasıl ifade edeceksin? elle tutulmazlar, sayılmazlar,ölçülüp tartılmazlar.
değer vermenin ölçümünü kim yapmış peki? hangi şekillere,kılıflara sokmuş bunu?Ömrünü kim bilmiş? Sınırını kim çizmiş?
ölçülmeye ihtiyaç duymamak, cevap istemeden değerini tartmak…değer biçilmek konusunda sonsuz güven duyduğun, gözünde değeri olmayan; ölçeklere, kelimelere, akla hayale sığmayan; kıyamadığın şeyler vardır, onlar hayatın ta kendisidir,hayatındır….
annendir,babandır,kardeşindir,
arkdaşlarındır,sevgilindir,
çiçeğindir,kedindir,köpeğindir,
yürüdüğünbir yol,yediğin bir yemek,dinlediğin bir şarkı,izlediğin bir film,ç
ektiğin bir fotoğraf,çizdiğin bir resim,yazdığın bir şiir…
önemsediğindir…
unutamadığındır….
karşılıksızdır bazen.bazen karşılıklı….sonsuzdur bazen.bazen kısıtlı.görünmezdir bazen.bazen aleni…
inanabilmek, güven(ebil)mek, önemsemek, kaybetmekten korkmak,kırılmayı göze alabilmek, bencil olmamayı öğrenebilmek, paylaşabilmek ama en önemlisi düşünebilmek…
layık olarak ya da olmadan…
ama asla basit değildir……
çalışmasaydım yine de severmiydim surlariçi’ni? haberdar olurmuydum güzelliklerinden? bilmiyorum.ama ne kadar şansızsam bir o kadar şanslıyım Surlariçi’nde olmaktan.
Surlarçi…Eski Lefkoşa. Eski Kıbrıs. Eski Kıbrıslılık.Eski’ye dair ne varsa ondan işte…
mimarisi,arkası geniş bahçeli eski evleri,balkonları, dar ve karışık çıkmaz sokakları,taş patikalı yolları, yeşil renkli kapıları,pancurları…
gözlerinizi kapatır ve bir eski zaman filminin içinde olduğunuzu düşünürsünüz.
kulağınıza gelen arapça bir konuşma, gözünüze ilişen pakistanlı bir işçi ya da kaçak hayatlı işçilerin saklandığı bir yatı evi bile görünmez gözünüze…
her sabah, park yerinden bizim binaya giderken gözüm boş,kaderine terkedilmiş yıkık dökük eski dükkanlara takılır.kırık camlar,kepenkleri indirilmiş, tarihin tozlu sayfalarında yerini almış mekanlar.çoğu atıl durumda olan dükkanların bazısı depo işlevi görür.
Mobilyacılık yapan yaşlı bir tonton amca selam verir bana her sabah.Koltuk döşemeciliği yapan.Kaç kişi surlar içine gelir ki artık koltuk döşetmeye, ya da kaç kişi yenisini almak yerine tercih eder döşetmeyi?
Sonra yolun köşesinde hemen karşımda, ne iş yaptğından emin bile olamadığım bir amca görürüm. Dükkanının bir fotoğrafını çekmeliyim, yok böyle dükkanlar artık diye düşünürüm.
Yok çünkü.Bakırcı, kalaycı, mobilyacı, tv tamircisi,terzi.Hiçbiri yok bu mesleklerin.Hepsi kaybolmaya yüz tutuyor. Ama insanların ve insanlığın kaybolmaya yüz tuttuğu bir yerde, mesleklerin giderek yok olması normal değil mi diye sorarım kendime.
Geçen gün ilk defa fotoğraf makinemin yanımda olmasını fırsat bilerek çektim o amcayı.
İnsan portrelerini çekmek çok hoşuma gider, ”her insanın yüzünde bir hikaye vardır”diye düşünürüm.ama insanları çekmek risklidir.kimisi rahatsız olur çekinmek istemez, kimisi geirlir doğal olmaz,istediğimi çekemem bir türlü:(
”izin istemek”.birinin fotoğrafını çekmeden önce izin istemek gerektiğini bilmiyordum, öğrendim.”Çekebilir miyim? ”diye sordum amcaya ”çek kızım” dedi ve ilk defa o an farkettim 3 yıldır her gün dükkanının önünden geçtiğim amcanın yüzünü.
masmavi gözleri vardı.içinde boğulacağınız bir deniz ya da kaybolacağınız bir gökyüzü kadar mavi.ışıl ışıl.işine aşık bir adam gördüm karşımda.Ben sabahın yedi buçuğunda gözlerimi açmaya çalışırken,o çoktan işinin başına oturmuş, bişeylerle uğraşıyordu.
kırlaşmış saçları vardı.Neden ağarır saçları insanın?Yıllar neden bu kadar hoyrat geçer bize sormadan ve alında çizgiler oluşur, yaşlanmadan?
kaybolmaya yüz tutan bir meslek ve bir insan…tam karşımdaydı, fotoğraf karesine böyle yansıdı…
hergün penceremden izlemekte olduğum güvercinler arasındaki ilişkilerle insanlar arasındaki ilişkilerin birbirinden çok da farksız olmadığına kanaat getirdim.
Tıpkı insanların dünyasında olduğu gibi, güçlü zayıfı yok eder meselesi güvercinler için de önemli bir sorun. Zira katil ruhlu bir karga dün gözlerimizin önünde zavallı güvercini katlederek afiyetle yedi.Cinayet ve barbarlık sadece insanlara özgü bişey değil anlamış oldum böylece.
İnsanlar arasında varolan hırs entrikaya birebir şahit oldum mesela.attığımı ekmek kırıntılarını paylaşamayan, biribrlerine çelme takan güvercinler vardı.tıpkı insanlar gibi paylaşmak yerine birbirlerinin ekmeğine göz dikiyorlardı. Sonra hakikatten kuş beyinli olduklarını düşündüm çünkü önlerindeki kocaman ekmek parçalarını görmüyor, çok ufak kırıntılara yavaş adımlarla hep aynı hızda ilerliyorlardı.E insanların da pek farkı yoktu, onlardan.Biz de önümüzde duran, bize sunulan fırsatları her zaman teper, gerçeği görmez; burnumuzun dikine gideriz.inadına inadına…bilerek, olanı değil, olmasını istediğimiz şeyin yönüne….
Ve güvercinlerin aşkına sahit oldum sonra…kaçan kovalanır mantığı onlar için de aynı, en çok hangi güvercin kaçıyorsa o paylaşılmaz oluyor.sadakat ve güven tıpkı insanların dünyasındaki kadar kısa süreli güvercinler için. Hatta sadakatten bihaberler bile denilebilir.iki güvercin arasında kalan kararsız güvercinin işi bir hayli zor.resmen dövünüyorlar, dövüşüyorlar ; üç güvercinli, çok eşli ilişkilerinde.tutku, aşk,entrika, kavga eksik olmuyor.
Sonra hiçbişey olmamış gibi birbirlerinden uzaklaşıyor ve uçup yükseliyorlar gökyüzüne….
İnsanların asla yapamayacağı bir şekilde……………….
2 Haziran’da doğanlar son derece ciddi insanlardır.Çok zekidirler, ancak fazlasıyla mükemmeliyetçidirler. Beğeni ve tatmin olma standartları çok yüksektir. Kolay kolay mutlu olamazlar. Aşk onlar için anahtar kelimedir. İnişli çıkışlı, çalkantılı bir aşk hayatları vardır.
İyi Huyları: Zeki, Yetenekli
Kötü Huyları: Temkinli, Soğukkanlı
Sayılar ve Gezegenler
Bugün doğanlar 2 rakamının ve ‘Ay’ın etkisi altındadırlar. Bu yüzden çok yeteneklidirler.
Sağlık
Şiddetli baş ağrılarınıza karşı her geçen gün daha fazla dozda ağrı kesici kullanıyorsunuz. Oysa beden dilinizi öğrenerek bu ağrılara son verebilir, en azından kontrol altına alabilirsiniz. Meditasyon ve yoga yapmayı deneyin.
Tavsiye
Fazla çalışıyorsunuz, biraz kendinize zaman ayırın. Bedeninize bu kadar fazla yüklenmeyin.
hiçbir zaman şanslı olduğumu düşünmedim…hep şanslı olduğuma inanmak istedim ama, istemedim desem yalan olur.ama olmadı işte…
şans öyle illa benim olacaksın diye sahip olunabilecek bişey değildi…
Öğrendim…
doğmak ile ölmek arasında adına hayat dediğimiz birşeyi yaşıyoruz işte.paramparça tutunarak ona, iki yakasını bir araya getirmeye çalışarak….
tuhaflıkları var, aklımızın almadığı acayiplikleri.güzellikleri var, keyfini çıkardığımız, acıları var dersler çıkardığımız.var oğlu var işte…
günün getirdiği tuhaflıklar, hayatın bize sunduğu enterasanlıkların sadece 24 saatlik dilimi…
yaş, acıyı yaşanarak oluyor, tecrübe ederek, hata yaparak, bir şekilde zaman öğretiyor;
alışmayı,unutmamayı, önemsemeyi ve önemsememeyi, sevmeyi, sevilmeyi….
yaşlanmak ölüme şahit olmaksa şayet ya da şükredebilmekse sahip olunanlara, taviz verebilmekse sevdikleriniz için, sabredebilmekse beklemek için, yaş’lanıyorum ben….
ama hala pilav,makarna yapmaktan öteye gidemiyorum…
hala kıyafetlerimi annem ütülüyor,
yaşıtlarım çoluk çocuğa karışırken ben hala evlenmekten korkuyorum,hala pilav makarnadan öte bişey pişiremiyorum, hala annem kafamda dırdır ediyor sen nasıl ev çekip çevireceksin diye…
dünya benim etrafımda dönmüyor tabii; ben onun çevresinde dönüyorum 360 derece…
gözlerimi kapatıp bir dilek tutabilseydim eğer, ve sihirli bir değnekle değiştirebilseydim bugünü, babamla olabileceğim bir dakikanın içine hapsolmayı isterdim.
ellerine dokunmayı ve doyasıya sarılmayı….
o kadar çok özledim ki seni baba…..
iki aydır yapamadığım şeyi yaptın dün gece, tüm cesaretimi toplayıp kamerayı açtım ve izledim…
Hüseyinin düğününü, geçen yaz’ı,sen’i ve bir hastalığın bize neler yapabileceğini…
baba, çok özledim seni….
iyi ki senin kızın olarak doğabilmişim ve iyi ki ”diren”mişim….
Ölümle hayat, iki cam ustası gibi karşılıklı oturup aynı kürenin içine üfleyip dururlar.
Bir kararır kürenin içi, bir rengârenk cıvıldaşır.
Ölüm gelir dokunur, anlarsın ki hayat bir saçmalıktır.
Birden bütün renkler solar, silinir, yok olur.
Kavgalar, kızgınlıklar, öfkeler ateşe tutulmuş incecik bir cam gibi eriyerek biçim değiştirir.
“Ne anlamı var” diye sorarsın.
“Bir anlamı yok aslında”dır bunun cevabı.
Ölümün varlığını hissettiğinde hayat bütün manasından soyunur.
Çıplak ve sıkıcı bir gerçek olur.
Bu kadar kısa bir süre için, evrenin en ücra gezegenlerinden birinde varolan bir canlının ihtirasları, arzuları, istekleri, mücadeleleri, bunlara ölümün üstüne basarak baktığında, küçülür, kurur, anlamsızlaşır.
Ve merak edersin, “biz ölümün varlığını nasıl unutuyoruz?”
İğde çiçeklerinden gelir cevap.
“Bu da hayatın mucizesi.”
Esas mucize budur herhalde.
Ölümün yanında ölümü unutarak yaşayabilmek.
Hayatı sonsuz sanabilmek.
Biteceğini bile bile hiç bitmeyecekmiş gibi yaşayabilmek.
Bu büyük yanılgı, bu büyük aldanma, hayatı güzel ve anlamlı kılan.
Bütün manasını bir aldanmadan alır hayat.
Bunu bilir…
Ve, bunu da unutursun.
Hayat, hep unutturur.
Ölüm, hep hatırlatır.
Unutuşla hatırlayış arasında gerilen bir ipte yürürsün.
Ölüm yokmuş, yaşadığın an sonsuza dek hep aynı biçimiyle sürecekmiş gibi hissedersin bütün duyguları.
Değil bütün bunların bir gün biteceğini, değişeceğini bile, o ânın içinde yaşarken kavrayamazsın.
Ölüme doğru yürürsün.
Yaşamak dedikleri, budur.
Ölüme doğru kısa bir yürüyüş.
Yok olmaya doğru bir seyahat.
Hep bunu unutursun.
Unutmak istersin.
Ölüm gelir hatırlatır.
“Yok olacaksın, her şey anlamsız.”
Hayat gelir unutturur.
Bir sihirbazın eğlenceli el çabukluğu vardır hayatta.
Sana, “bütün insanlığı” gösterir, hiç bitmeyen, hiç durmayan, sürekli kımıldanan, ilerleyen, varlığı eksilmeyen, bitmeyen o sonsuz akışı gösterir sana.
Öyle büyük, öyle görkemli, öyle güçlü bir akıştır ki bu ve o kadar uzun zamandan beri akmaktadır ki ve öylesine sonsuzdur ki “bitiş” çıkar gider aklından.
İnsanlığın bir parçası, sonsuzluğun bir zerresi olur, yok olacağını aklına bile getirmeden yürürsün.
Sonra ölüm gelir.
O üfler soluğunu cam kürenin içine.
Her şey kararır.
O sonsuz kalabalık kaybolur, tek başına, çaresiz ve güçsüz bir insan kalır karanlığın içinde.
Her şey karanlık ve anlamsızdır o anda.
Bütün duyguları, düşünceleri ve çabalarıyla silinip gidecek olan, yaşadığı her an biraz daha solgunlaşıp eksilen küçücük bir kıpırtı.
Çaresiz bir zavallı.
Birden hayat gösterir kendini.
Uçsuz bucaksız, sonsuz bir kalabalık.
Her eksileni tamamlayan, her bitişle çoğalan muhteşem bir geçit töreni.
Her duygunun, her düşüncenin, her davranışın bir ışığa kavuştuğu görkemli gösteri.
Kendini bir “insan” gibi değil, kendini “insanlık” gibi hissettiğin o muhteşem yanılgı, o tuhaf gerçek.
Yanılgıyla gerçeği “aynı şey” yapabilmektir hayatın unutturan mucizesi.
Ve, hem bir insan gibi…
Hem de insanlık gibi yaşarsın.
Yaptığın her şey, parçası olduğun sonsuz akışa bir şeyler katar, çoğaltır, büyütür, renklendirir.
Kimi kalabalığın üstüne avuç avuç yıldız tozları serpiştirir, kimi minnacık bir damla bırakır.
Ama herkesten bir küçük işaret kalır.
Kimi görünür, kimi görünmez.
Hepsine yer vardır hayatın içinde.
Daha fazla bırakanlar daha fazla hatırlanır.
Ölüm bütün bunları kenara itip sana “bir insan” olduğunu hatırlatsa da…
Hayat gelip “insanlığı” gösterir, “yürü” der, “ her şeyin anlamsız olduğunu unutarak yürüyecek mucizeyi içinde taşıyorsun.”
Yürürsün.
Ölenler için duyduğun keder, seninle birlikte katılır o kalabalığa.
AHMET ALTAN-TARAF (KÖŞE YAZISI)
hiç üşenmeyen iki zahtı muhterem olarak, yaz aylarının gelmesi ve cıvıklığın dozunun artması neticesinde öğle saatlerinin buhranlı sıcaklığı içerisinde kendimizi alternatif rekor denemeleri yaparken bulduk.hava sıcaklığı 33 dereceydi.yaz eli kulağında geliyordu, hatta gelmişti bile.sıcak alınıyordu ama bir türlü iade edilemiyordu.çay ve kahveden ayran ile limonataya yatay bir geçiş yapılmıştı.bizim katta in cin bile top oynamayı bırakmış evine kaçmıştı.öğlen saatlerinde siesta yapmak için saatler sayılıyordu ama dakikalar geçmek bilmiyordu.
bir uyuşukluk, bir hararet bir uyuzluk sarmıştı dört bir yanımızı.yani YAZ gelmişti BİLE..